İnsan düşünmeye başladığı andan itibaren bencildir, bencil olmadığı
zamanlar da vardır herhalde. Düşüncesiz bir insandır Ragıp dediğimizde
dahi aslında Ragıp düşünüyordur ancak seni değil kendini
düşünüyordur. İlk ne zaman düşünmüşüzdür? Cevap tabi, "başımız derde
girince". O zamandan bu yana da hemen hemen bu şekilde devam etmiştir.
Ben de eşitsizlik üstüne düşünürüm uzun zamandır.Bir arkadaşımla
birlikte maç izlerken gözümüz simit satan abiye takılmıştı; herkes
eğlenirken o akşamleyin elindeki simitleri satmayı düşünüyordu. Herkesin
eğlendiği o alan onun için bir pazardı. Çocuk yaştaydık bunları
düşünürken. Yıllardır zıtlaşan iki kutup arasında gün geçtikçe uçurum
daha da büyüdü. Arada kalanlar da oldu tabii. Bir taraftan simit satanlar
kafalarının üstünden tezgahlarını indirdi, diğer taraftan simit
sarayları açıldı. Büyüklerimiz der ya, eskiden şu vardı bu vardı, ne
güzeldi artık yok! Her şey tek tipleşiyor, belki biz farklı olmayı
özlüyoruz.
Aslında bu yazıyı yazmak sınav sonucum açıklandıktan sonra aklıma
geldi. Keşke bir cihaz bulunsa beynimize ulaşılsa ve öğrenilenler bu
şekilde kontrol edilse tarafsız bir komisyon tarafından(ne kadar
tarafsız olursa artık). Hem böylece demokrasi dersi veren hocaların
kendi "partici" görüşlerini öğrencilerine empoze etmesi ve sınav
kağıdında bunları istemesi de biterdi belki.
30 Kasım 2011 Çarşamba
Nefret
Nefret; acıyla beslenen sefil bir duygudur. Masum doğarız safızdır, temizizdir. Ondan sonra nefret başlar. Her şeye karşı; okula, hayata, aşka, insalara, sandalyeye ya da masaya. Varolmanın verdiği nefret, varolan varlıklarla ve varolduğuna inandığımız “duygu” denilen sefil içgüdülerle zamanın hayasızca akışıyla beraber içimizde büyür. Bunu tutmak herkes için zordur ve de bu soyut kavramı -bu sefil duyguyu- somutlaştırmak isteriz. Ben yazıya döküyorsam, diğeri insan öldürüyor. Bir başkası kafayı çekerek, tümüne küfür ediyor. Zaman geçtikçe insanlar olgunlaşmıyor hayır, daha çok beğenmiyor. Daha çok dertle uğraşıyor, daha çok acı çekiyor. Nefretle doluyor, nefret.
29 Kasım 2011 Salı
Her Şey Biter
Bitmeyen çakmak, bitmeyen sigara istiyorum artık. Ama maalesef her şeyin bir sonu var bu yaşadığımız evrende. Gerçek ya da gerçekdışı farketmiyor, sonunda hepsi sen farketmeden de olsa bitiyor işte. Bir paket sigara aldım bakkaldan bu sabah, şimdi içinde 7 tane kalmış, 5 saate bitecek. Sabah yenisini alacağım, öteki sabah gene ve gene yeni bir tanesini alacağım. Çünkü bitiyor eninde sonunda. Bir hamburger alırsın, 5 dakikalık ömrü vardır yersin biter, pizza söylersin yarım saat beklersin diye 10 dakikada yersin biter, yanında kolası vardır o da sabahı çıkaramaz kesinlikle. Bir tişörtün vardır çok seversin ama hayatın boyunca giyemezsin hiçbir zaman, aynısını alsan da eskisinin yerini tutmaz. Onu o kadar sevmemizin nedeni belki de güzelliği değildir, bizimle paylaştığı güzel vakitleri seversin, o tişörtün maneviyatını seversin ama ne olur? Bir gün çöpü boylar ya da gardolabın arka köşesini. Ne telefonlar kullanmışızdır bir zamanlar, şimdi iphonelar var, yarın neler olacak kim bilir...
Bugün çok mutlusun bakıyorum? Her geçen zamanın insan ruhuna bir etkisi vardır, şu an mutlusun, ona zamanla alışırsın ve o; seni o anki kadar mutlu eden bir şey olmaktan çıkar. Ve başka şeyler seni mutlu etmeye başlar. Aşık mısın? Zaman geçer, insan değişir, kişilik değişir, arkadaşlar değişir, çevre değişir, yaşam değişir ve en sonunda aşk değişir. Bir süre sonra ona aşık değilsindir. Çok mu üzüldün? Emin ol o da biter. Çünkü her şey biter.
Durmaya Çalışıyor Zaman Vol 2

Mükemmel bir müzik zevkine sahipti. Evet, bunu bir yerlerden almıştı sahip
olmak bu demekti karşılığında kim bilir neler vermişti. Sabrını aşkını
duyduğu öğütleri zararına satmış ancak bütün parasını liseli bir kızla yedikten
sonra ancak melankolik şarkıları alabileceğini fark etmişti. Yine de karşısına
müthiş bir fırsat çıkmış ve tanıdığı bir çocuk sayesinde-Derin- çok ucuza,
biraz da borçlanarak çok iyi bir müzik zevkine sahip olabildi.
Zaman içerisinde bu zevki kullanma becerisini çok geliştirmişti. Artık dinlediği bütün şarkıların hislerini ruhuna akıtmıştı ki şarkılarının hangi duygu durumundan hangisine geçireceğini çok iyi tahmin edip ona göre çalma listeleri hazırlıyordu.duyduğu öğütleri zararına satmış ancak bütün parasını liseli bir kızla yedikten
sonra ancak melankolik şarkıları alabileceğini fark etmişti. Yine de karşısına
müthiş bir fırsat çıkmış ve tanıdığı bir çocuk sayesinde-Derin- çok ucuza,
biraz da borçlanarak çok iyi bir müzik zevkine sahip olabildi.
Hiçbir zaman yanılmadığı bu listeler, hiçbir insanın önemsemediği önemsese
bile asla anlayamayacağı duygu yığınlarıydı. Bir albatrosun kanadıydı bu oda
kadar, üst üste duran kitaplar uçurtma cinleri kadar… Mesele zaten bir insanın
önemsemesi değildi, mesele zaten hiçbir zaman bir insanla ilgili olmazdı:
mesele buydu. Bunu aşamadığı için-ya da aşmak istemediği ve bu şekilde kendine
daha rahat bir şekilde acımak istediğinden- ikili ilişkilerinde hiç başarılı
olamadı. Hiçbir konuşmadan mutlu olmuyor ve ona öyle geliyordu ki sanki havada
akıp giden sözcükleri tutup konuşmasına çekiyordu. Seçtiği sözcükler tamamıyla
rastgele belirleniyordu. Şans işi; oldum olası kazıyamadığı kazı kazanlar da
bile kimseye bir şey çıkmadığını bildiğinden yahut çıkan kimseyi tanımadığından
şans oyunlarına inancını yitirmişti. Birkaç kere denediği sayısal lotonun bu görüşe
olan katkısı da yadsınamaz. (Polis tutanaklarında aynen bu cümle geçiyordu). Bu
sebeple konuşurken işi şansa kalıyordu, bundan şiddetle nefret ediyor bu
hususta elinden gelen herkesi susturmaya niyetleniyordu. Kendisi de biliyordu
niyetli olmak yetmeyecekti. Hiçbir işin yarısı başlamak falan değildi. Başlamak
o işi daha fazla uzatan bir şeydi. Yoksa bu güne kadar sayısız işe girişmişti
hiçbirinde yarıya kadar geldiğini hatırlamıyordu. Başlamak 100 se 120 yapmaktı,
çocuksa bebek yapmaktı bir insanı, başlamak nefret edilesi bir olaydı neyse ki
çabucak olup bitiyordu.
Zamanı ellememek gerekti oysa. Birkaç kez denemişti. Zamanla oynamıştı.Sonunda bir gün geldi ve 36 saat uyumak zorunda kaldı. Bir çeşit ev hapsiydi onun için. Suçunun cezasını böyle çekmişti. Ne kadar büyük bir kalpazan da olsa kendisi, bir işe başlamadan yapamayacağımızı yüzümüze çarpsa bile zamanla oynanmamalıydı.bile asla anlayamayacağı duygu yığınlarıydı. Bir albatrosun kanadıydı bu oda
kadar, üst üste duran kitaplar uçurtma cinleri kadar… Mesele zaten bir insanın
önemsemesi değildi, mesele zaten hiçbir zaman bir insanla ilgili olmazdı:
mesele buydu. Bunu aşamadığı için-ya da aşmak istemediği ve bu şekilde kendine
daha rahat bir şekilde acımak istediğinden- ikili ilişkilerinde hiç başarılı
olamadı. Hiçbir konuşmadan mutlu olmuyor ve ona öyle geliyordu ki sanki havada
akıp giden sözcükleri tutup konuşmasına çekiyordu. Seçtiği sözcükler tamamıyla
rastgele belirleniyordu. Şans işi; oldum olası kazıyamadığı kazı kazanlar da
bile kimseye bir şey çıkmadığını bildiğinden yahut çıkan kimseyi tanımadığından
şans oyunlarına inancını yitirmişti. Birkaç kere denediği sayısal lotonun bu görüşe
olan katkısı da yadsınamaz. (Polis tutanaklarında aynen bu cümle geçiyordu). Bu
sebeple konuşurken işi şansa kalıyordu, bundan şiddetle nefret ediyor bu
hususta elinden gelen herkesi susturmaya niyetleniyordu. Kendisi de biliyordu
niyetli olmak yetmeyecekti. Hiçbir işin yarısı başlamak falan değildi. Başlamak
o işi daha fazla uzatan bir şeydi. Yoksa bu güne kadar sayısız işe girişmişti
hiçbirinde yarıya kadar geldiğini hatırlamıyordu. Başlamak 100 se 120 yapmaktı,
çocuksa bebek yapmaktı bir insanı, başlamak nefret edilesi bir olaydı neyse ki
çabucak olup bitiyordu.
Konuşmak konusunda hissettiği ve farkında olmadan asıl sebep saydığı sorun her zaman söylenecek sözlerin kalması ve bunların içinden bir kaçının seçilip gerisinin çürük üzümler gibi hiç yüzüne bakılmadan unutulmasıydı. İnsanlar doğru sözcükleri seçtiğinden nasıl bu kadar emin olabiliyordu. Bu imkansızdı. Kendisi bile – insanları yargılayabildiğine göre onlardan küçük veya büyük bir farkla üstün olduğunu düşündü- hiçbir zaman emin olamamışken doğru sözcükleri seçme konusunda, insanların bunları hiç düşünmeden konuşması ve sonrasında sanki yanlış hiçbir şey yaşanmamış her şey yolundaymış gibi davranmaları Faruk’u konuşma konusunda içinden çıkamadığı duygulara kapılmasına yol açıyordu. Ancak mecbur kaldığı ve derdini anlatmak ihtiyacı duyduğu anlarda her ne kadar yadırgayıp yeni yürüyen ceylanlar gibi sözcük boşluklarına takılıp düşse de hal hatır sormak için ko-nu-şu-yor-du.
Demir kapıyı arkasında bıraktığında Faruk, Derin le buluşacağı akşamı düşünüyordu. Derinin babası geçen hafta ölmüştü. Aile dostları Derin e destek olmak için biricik sevimli oğulları Faruk’u Derin i ortamından uzaklaştırmak biraz olsun babasının acısını unutturmak için yolluyorlardı. Oysa Faruk tam tersini acısını unutturamayacağını aptal saptal sözlerle Derini daha çok üzeceğini düşünüyordu. Ne vardı bıraksalardı da evde oturup bilgisayar oynasaydı, belki herkes kendi acısını yaşamalıydı. Tecrübeyle sabit olamazdı ya her şey. Buna aklı ikna olsa yüreği sızlardı. Bu yüzden eveden çıkmayı kabul etti.
Bir gün kendi babasının da öleceğini düşündü. ‘Her şey ne kadar senaryo ve ne kadar yaşanmamıştı’ kendi başına gelince de bu kadar dışarıdan bakabilecek miydi olaylara?
28 Kasım 2011 Pazartesi
Adını Ergen Koydum
"On dört yaş... Tek ayakları daima kırık olduğu için sallanmaktan kurtulamayan kürsülere sahip psikiyatri anabilim dalının, adını ergenlik koyduğu bir insanlık dönemi. Sonra da o kürsülerin ardından, düzensiz aralıklı öfke krizleri, çiğ tepkiler, aşırı davranışlar olarak belirtileri sıralanan bir insanlık hali. Kendini ve çevresini tanımaya başlama, topluma uyuma zorluk çekme benzeri başlıklarla dolu kitapların sözünü ettiği ergenlik.
İnsan doğar, on- on beş yıl sonra dünyanın nasıl bir tezgah olduğunu ve doğumla ölüm arasına nasıl hapsedildiğini fark eder. Bu aslında bir histir, bilgi değil. Ve ilk tepkisini verir. Avazı çıktığı kadar bağırarak. Bu çığlık, bir kalabalığın içinde cüzdanını çaldırdığını fark eden kişinin çaresiz haykırışına benzer. Önce, aşağılayan ve umursamaz bakışlar atan kalabalık, sonra da aşırı gürültüye dayanamayıp, içlerinden birini, bağırıp çağıranla konuşmaya gönderir. O da gidip "Biz de çaldırdık cüzdanı, ne var? Senin gibi kıçımızı yırtıyo muyuz?" der. Böylesi bilimsel bir müdahale için, genelde diplomalı olanlar tercih edilir. Kalabalığın kayıtsızlığı karşısında yavaş yavaş sesi kesilen yaygaracı, gerçeği kabullenir ve çevresindeki boşluğu insanlarla doldurur. Buna, büyüme denir. Yetişkin olma. Tam olarak, yetişkin uysallığı. Yapay bir haldir. Tasarlanmıştır. İşlevselliği üzerinde hesaplar yapılıp öyle biçimlenmiştir. Yetişkin uysallığının temeli toplumun varlığının sürdürülebilmesi için, toplumdaki her bireyin bir boka yaraması gerektiği inancında yatar. Ve en önemlisi yetişkin uysallığı, tamamen ölçüsüz bir dünyada, milimetrik biçimde ölçülüdür. Yaş ağacın eğilip kendi köküne oral seks yapmasından ibarettir. Oysa ondört yaşındaki bir çocuğun, ergen öfkesi olarak nitelendirilerek küçük görülen aşırı davranışları, doğal olandır. Gözlerindeki doğum çapakları dökülmüş ve dünya üzerindeki dönen bütün dolapların sırtına yüklenmiş olduğunu anlamıştır. Kendini odasına kitleyip dışarıyı dışarıya hapsetmeye çalışır. Ya da bütün kapıları ve duvarları avazı çıktığı kadar bağırarak yıkmaya. Tepkileri insanın ateş saçan bir ejderhayla karşılaşınca vereceği türdendir. Dolayısıyla bu tepkinin, hayatta kalındığı sürece, yani ejderha yok olup gitmediği sürece devam etmesi gerekir. Ancak tabii ki, böylesi bir hayat boyu ergenler güruhu toplum yapısını sikip atacağından, yetişkin uysallığına geçiş, insanlığın bir gereği olarak algılanır. Toplumsal bir farz. Ama bazılarının kafası kalındır ve onlar son nefeslerine kadar bağırmaya devam eder.Çünkü hayat aşırı bir süreçtir, çünkü dünya aşırı bir yerdir ve ikisininde hakkettiği, suratlarının ortasına inen aşırı şiddetli yumruklardır. Bu yüzden ergen isyanı, bir insanı öldürmek için onu altmış kez bıçaklamaktır. Çünkü gözlerini dünyaya ancak ondört yaşında açabilen biri, her insan ağzı tüten en az altmış ejderha tarafından kuşatıldığını anlayandır. Sonuç olarak, insanlığın ergenlik hali, bütün aptallığına rağmen, hayatı boyunca, özgür bir yaratığa en çok benzediği dönemdir.
...
Ne zaman ki hayat ve dünya uysallaşır, o zaman ergenlerden sakin olmaları beklenebilir. Ama daha önce değil.
...
Eğer bu dünyada bir yerlerde, insanlar çocukları bombalıyorsa, bunu bilmeye gerek yoktur. O dünya zaten yanmış çocuk eti kokar. Eğer bir yerlerde, başka çocuklar açlıktan geberip gidiyorsa, bunu da bilmeye gerek yoktur. O dünyanın zaten açlıktan nefesi kokar. Ve çocukların burunları bu kokuları alır, ergen öfkesi olarak geri verir. Ta ki burunları yetişkin uysallığıyla tıkanana kadar.
...
Önce çocuklar ebeveynlerine sonra ebeveynler onlara, önce geçmiş geleceğe sonra gelecek geçmişe, önce doğa insana sonra insan... Sırayla.. Birbirlerine.. Acı ve zevk verip... Sonsuza kadar... Mutlu... Dolce vita, amına koyayım."
H.Günday
Tanıdığım en biçimsiz ergenlerden tezek'e...
Kanar Bölük Olan Oluk Oluk
Seviyoruz ki lanet olsun...
Sevmek ne berbat bir duygu birinin varlığıyla mutlu oluyorsun, yokluğunu düşünmek bile kabus. Geceleyin fırlıyorsun yataktan, onu görmek için tatlı sabah uykusundan kulağında onun sesi çınlayarak uyanıyorsun.
Elalemin kaprislerini çekmek yeri geldiğinde kendinden fedakarlık yapmak gerekiyor ve bundan zevk almak ya da öyle olduğunu sanmak ya da sadece alışkanlık.
O kadar muhtaç mı insan ilgiye, şefkate?
Öyleysek, ihyiyacımız olduğunu hissediyorsak birine, bu hayatın bir esiriyiz biz de.
Tek başına yaşayıp, tek başına ölen insanoğlunun bu dünyaya esirliğidir sevmek, aşık olmak. Ölmeyi düşünmese de her ne kadar, hissetmesidir belki taşıması gereken yükü paylaşabileceği bir yoldaş edinmeyi kendine. Kriz tutar belli aralıklarla kapitalizm misali. İlla ki birileri batar birileri çıkar. Ne kadar yanılırım bilmiyorum ama:
Başlar iç savaş kısır döngü içimizde çatışma, çelişme...
Sevmek ne berbat bir duygu birinin varlığıyla mutlu oluyorsun, yokluğunu düşünmek bile kabus. Geceleyin fırlıyorsun yataktan, onu görmek için tatlı sabah uykusundan kulağında onun sesi çınlayarak uyanıyorsun.
Elalemin kaprislerini çekmek yeri geldiğinde kendinden fedakarlık yapmak gerekiyor ve bundan zevk almak ya da öyle olduğunu sanmak ya da sadece alışkanlık.
O kadar muhtaç mı insan ilgiye, şefkate?
Öyleysek, ihyiyacımız olduğunu hissediyorsak birine, bu hayatın bir esiriyiz biz de.
Tek başına yaşayıp, tek başına ölen insanoğlunun bu dünyaya esirliğidir sevmek, aşık olmak. Ölmeyi düşünmese de her ne kadar, hissetmesidir belki taşıması gereken yükü paylaşabileceği bir yoldaş edinmeyi kendine. Kriz tutar belli aralıklarla kapitalizm misali. İlla ki birileri batar birileri çıkar. Ne kadar yanılırım bilmiyorum ama:
Başlar iç savaş kısır döngü içimizde çatışma, çelişme...
Bıraksalar Da Yürüsek
Hafifliktir kendinle kalmak, kimisi dayanamaz bu hafifliğin tadına.
Onlar için acıdır yalnızlık, acizliklerinin fısıldanışıdır kulaklarına. Daha önce hiç kalmamışlardır kendileriyle başbaşa. Kendi kendilerine konuşurlar, şarkı söylerler, korkarlar sessizlik denen arkadaştan.
Onlar dedim işte bizim dışımızda, sizin uzağınızda kalanlar.
Bunları düşündüğüm bir gece, kondu bir sinek gecenin kör karanlığında serçe parmağımın tırnağına. Koyuldu uzun bir yürüyüşe, kıllı kollarım onun için orman oldu, cildim karlı bir yoldu. Kolum ona dünya oldu, onun dünyasını durdurdum bir tokat yetti buna. Ağlayamadı, gülemedi... Kimse anlamadı, kendisiyle beraberdi.
Onlar için acıdır yalnızlık, acizliklerinin fısıldanışıdır kulaklarına. Daha önce hiç kalmamışlardır kendileriyle başbaşa. Kendi kendilerine konuşurlar, şarkı söylerler, korkarlar sessizlik denen arkadaştan.
Onlar dedim işte bizim dışımızda, sizin uzağınızda kalanlar.
Bunları düşündüğüm bir gece, kondu bir sinek gecenin kör karanlığında serçe parmağımın tırnağına. Koyuldu uzun bir yürüyüşe, kıllı kollarım onun için orman oldu, cildim karlı bir yoldu. Kolum ona dünya oldu, onun dünyasını durdurdum bir tokat yetti buna. Ağlayamadı, gülemedi... Kimse anlamadı, kendisiyle beraberdi.
24 Kasım 2011 Perşembe
Hobi
Hobi'yi tarif etmek gerektiğinde karşımıza çıkan sonuçlar bunlar; "insana yaşadığını hissettiren şeyler", "boş zamanların vazgeçilmez uğraşları", "günlük hayatın cilaları", "deşarj olmak için yapılan şeyler", "gönüllü meşguliyet".
Hakikaten hepsinde bir doğruluk payı var. Her insan kendi ilgi ve merakı çerçevesinde bir takım hobilere sahip olmalı. Kimi insan edebiyata ilgilidir kitap okur, kimisi fotoğrafa ilgilidir fotoğraf çeker vs. Bu işin sonu yok. Biri için "iş" kabul edilen bir şey, diğeri için de "hobi" olabilir, buna da şüphe yok.
Hobilerin, renkler ve zevkler gibi göreceli, kişiye ve onun ilgi duyduğu, yaparken zevk duyduğu şeyler olduğu su götürmez bir gerçek. Ancak biz, bizden tamamiyle farklı bir ortamda, tamamen farklı şekilde yetişmiş başka bir insanın hobisine hangi hakla salakça diyebiliriz ki? Diyemeyiz değil mi? Dememeliyiz.
Fotoğrafta görüldüğü üzere adam ilgi duyduğu bir konuyu genişletmiş ve fotoğrafçılık eklemiş. Uğraş verdiği şeyden zevk aldığı belli. Ancak size bu fotoğrafın paylaşıldığı, adını vermeye gerek görmediğim bir facebook grubunda, fotoğraf ile alakalı birkaç yorumu sunacağım:
"Profesyonel işsiz."
"Bence bu adamın psikolojik sorunları var."
"Aklından sorunu var."
"Rahatsız bu rahatsız, kesin rahatsız."
"Mal bu herif, bu malzemelere o kadar para vermem."
"Akraba evliliği."
"Mal herifin verdiği paraya yazık."
"Rahatsızlık böyle bir şey..."
Hayatının büyük bir kısmını Facebook, Twitter gibi sitelerde geçiren bir kesim için bu yorumlar çok da çelişkili değil. Onlar bu... Ve bu şekilde düşünüyorlar. Onlar hep vardı, hala varlar ve hep olacaklar. Onlar oturdukları yerden, at gözlükleriyle herkesi değerlendirip, eleştirecekler. Tarih boyu varlardı, hep var olacaklar...
21 Kasım 2011 Pazartesi
Maskeli Balo
Maskeli Balo'dayız farkında değil misin? Yabancı sinemalardan hep özendiğimiz o maskeli baloları aslında her gün her saat yaşıyoruz. İnsanlar çeşitli maskeler altında gizlenerek adeta ne kadar mutlu olduklarını göstermeye çalışıyorlar bize. Mutlu, kibirli, sinemacı, tikky, politik maskelere bürünüyorlar, bazen kasıtlı, bazen de kasıtlı olmayarak. O taşıdıkları maskelerin anlamını bile bilmiyor bu insanlar, bazıları özenme duygularını bastırıyor, bazıları kendi zayıflıklarını bununla bastırıyorlar.
Yurtta, okulda, yemekhanede, sınıfta açık ara her yerdeler. O güzel kıyafetlerini geçiriyorlar üstlerine, parfümlerini sıkıyorlar, güzel ayakkabılarını giyiyorlar, öyle bir karaktere bürünüyorlar. Kimileri çok mutlu; kimbilir aslında içi kan ağlıyor belki de. Bunu maskeliyor belli belirsiz şekilde. Ülkücüyüm diye sosyal ortamlarda yeri göğü inletiyor, ama milliyetçilik uğruna bildiği hiç bir şey yok Sadece bölücülük yapıyorlar cahillikten. Kimi ortam çocuğu rolüne bürünüyor, popülerlikle övünüyor; ama sevgilisinden ayrılmış ve unutamamış, üzüntüsünü geçici olarak uyuşturuyor böylelikle. Kız ayarlamaya çalışan erkeklere ne demeli peki? Kendini o kadar farklı biri olarak gösteriyor ki insanlar, bunlar tabi su yüzünü çıktığı zaman ilişkiler uzun sürmüyor. Bunları yaparken insanlar, gerçek karakterlerinden uzaklaşıyorlar ve başka biri gibi davranmaya başlıyorlar. Peki sorun nerde? Bu güzel tiyaronun nedeni nedir?
Sorun tamamiyle o kişinin geçmişinde olduğunu söylemek yanlış olur. Ama eskiden kalma eziklikler yüzünden ya da eksik yanlarını hisseden insanların bunlarına üstüne gitmek yerini daha kolay bir yol seçip, bunların üstüne örtmeleri bütün sorun. Toplum olarak bir maskeli balodayız, umarım bunun farkına varırız.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
